Kuzey Londra Savaşı
Derbilerden gidiyorken, bu derbide her şey var –gizlice nehir geçmeler, düşman sahasının işgali, ikili oynayanlar- ve en son olarak rakibinin kimliğini ele geçirmek.
Rakipler
The Spurs (Mahmuzlar)
Tottenham Hotspur, Northumberland Parkı N17 alanında (Kuzey Londra Posta Bölgesi) boş boş dolaşan okul çocuklarının futbol oynamak üzere bir kulüp kurmalarıyla başladı.
O bölgenin en ünlü ailelerinden birinin oğlu olan okul çocuklarından birinin lakabı bir Shakespeare karakterinden esinlenerek konulmuş olan Harry Hotspur’du. Daha sonra Hotspur tüm takımı temsil etmeye başladı.
Spurs 1900’den bu yana White Hart Lane’de oynamaktadır, ve her zaman yahudilerden, kıbrıslılardan ve irlandalılardan kitlesel bir destek görmüştür. Spur taraftarları her zaman kendini Kuzey Londra futbol tahtına layık görmüştür. Bununla birlikte..
The Arsenal (Cephanelik)
Arsenal aslında Woolwich, güney doğu Londra’daki Kraliyet Silah Deposunda çalışan İskoç mühimmat işçileri tarafından Dial Squarre FC olarak 1886’da kurulmuştur.
Nottingham Forest tarafından kırmızı gömleklerle donatılmış ve o günden bu yana kırmızı ile tanınmışlardır.
Profesyonel bir kulüp olmanın sonucu olarak isimlerini Royal Arsenal FC’ye değiştirdikleri 1981’den 1904’e kadar birinci ligin tadını çıkardılar.
1913’de küme düşmelerinin doğurduğu büyük mali problemler ; kulüp sahibi Henry Norris’e kulübü Londra’nın daha büyük kesimlerine ulaşabilecekleri bir kısmına kaydırma fikrini verdi,
Belirlenen alan düşman arazisiydi.
Bir rekabetin doğuşu
1913 yılında Arsenal, Tottenham’ın sadece birkaç mil uzağındaki şu anki evine, Highburry’e taşındı.
Kaçınılmaz olarak bu bölgedeki futbol fanatikleri arasında bir savaşa sebep oldu ve tüm topluluk–aileler, okul arkadaşları ve iş arkadaşları – içinde bir rekabetin fitilini ateşledi.
Spurs Arsenal’in bu taşınma işini kesinlikle düşmanca bulmuştu ve böylece ünlü Kuzey Londra Derbisi doğdu.
Savaş yoğunlaşıyor
Savaş Arsenal’in 2. ligi 5.likle bitirdikten sadece 6 yıl sonra birinci lige yükselmesiyle iyice kızıştı.
Bu böyle birinci dünya savaşını takiben birinci ligin genişlemesine kadar süregeldi. Ancak, Tottenham özellikle çileden çıkmıştı, çünkü aynı sezon onlar da küme düşmüştü.
kaynak: footballculture
Kuzey Londra derbisi Arsenal Tottenham
Iki takim arasindaki ilk mac 1887 de yapildi Arsenal Plumstead e ait bir takimdi ki Plumstead ozamanlar Kent’e bagliydi ki simdi Londraya bagli bir bolge. O donemki adiya Royal Arsenal Maci 2-1 kaybetsede aralarindaki ilk lig macini Spurs a karsi kazanmisti. Aralarindaki maclar Arsenal’in Highbury’e 1913 te tasinamsiyla derby niteligi kazandiki Highbury Tottenham a 4 mil uzaklikta.Komsu olarak ilk 1914 yilinda Spursun sahasi White Hart Lane de karsilastilar ozaman Arsenal 2. Lig deyken Spurs 1. Ligdeydi. Arsenal maci 5-1 kazanmisti .
1. Dunya Savasindan sonra iki takimin bugunlere kadar surecek olan dusmanlik hikayelerinin temelleri atildi. Savastan sonra 1.ligi genisletmeyi dusunen yetkililer bir toplanti duzenledi toplantida 19 siradaki Chealse oylamayla ligde kalirken ikinci olarakta 20.siradaki Tottenham dusunuluyordu. Ikinci ligi 3.bitiren Barnsley de dusunuluyorduki ligi normalde 6.bitiren Arsenal oylamaya yanlis hesaplamalarla ve masa alti oyunlariyla 5.olarak oylamaya katildi.Yanlis hesaplama 1975 yilinda Ingiltere futbol ligleri tarafindan onaylanmistir.Arsenal bunulada kalmayip oylama suresince gizli kulislerle ve masa alti oyunlarla birinci lige cikarilmistir ki bu tottenhamin ikinci ligde oynamasi demekti. Ve bu olaydan 1 yil sonra tekrar lige yukselen Tottenham ilk macta intikamini almis ve savasin bugunlere kadar geleceginin haberini vermistir.
Amacı internet üzerinden Karşıyakımızla ilgili haber ve portal hazırlamak olan KSKMANIA ekibi olarak bu akşam oynanacak ve şifresiz kanaldan verilecek olan ve belki de dünyanın en büyük derbisi olan “El Clasico” derbisine bir göz atalım dedik;
El Clasico : Barcelona – Real Madrid mücadelesinin bir diğer adı. Ya da 100 yılı deviren futbol tarihinin en gözde olayı. Yılda 2 kez gerçekleşiyor olmasına rağmen 4 yılda bir düzenlenen dünya kupalarının final maçından bile gözde. El Clasico şüphesiz İspanya özelindeki anlamı ya da Avrupa genelindeki öneminden çok daha fazlasını barındırdırıyor.
“Futbol hiçbir zaman sadece futbol değildir” sözünün ispatıdır birçok futbolsever için. El Clasico‘ nın tarihlerinde barındırdığı olaylar futboldan çok daha fazlasıdır. Belki de sırf Real Madrid mücadelesi içindir Barcelona‘ ya “bir kulüpten daha fazlası” denir. Ve belki de sırf bu yüzden Madrid Futbol Kulübü’ nün ilk adı “Real”dir.
Üreticiyle tüccarın, kralla tebânın, hakim olanla azınlığın, güçlüyle zayıfın, sevilenle sevilmeyenin, birinciyle ikincinin, görünenle görünmeyenin, kazananla kaybedenin, gündüzle gecenin, güneşle ayın mücadelesidir El Clasico. Bu yüzden bazılarımız bu dünya derbisinde tarafımızı çok net seçebilmişken, bazılarımız tarafsızdır ve güzel futbolun heyecanıyla takip ederiz.
Barcelona, Real Madrid ve hatta Atletico Madrid’ in futbol tarihinin ortak ismi General Francisco Franco. El Clasico‘ nun tarihindeki önemini biraz da ona borçluyuz demek yanlış olmaz. Avrupa’ daki diğer baskıcı yönetimler gibi Franco’ da futbolla yakından ilgilenmiş(!) İkdidarı ele geçirmesinin ardından Basklı Atletico üzerinde etki kurmuş, Kraliyet takımı Madrid’ i desteklemiştir. Merkezde olan ve zayıflayan Atletico’ nun boşluğunu, başkentten oldukça uzaktaki Katalanlar’ ın takımı Barcelona doldurmaya başlamış.
Ayrıca o döneme ait bilinen bir diğer olay, Barcelona taraftarı olmanın Franco karşıtlığı ile eş anlamlı olması. 2 kulübün birbirini tetikleyen olaylarla, birbirinden beslenip büyümesi El Clasico içindeki önemli bir ayrıntı. Tarihten bugüne gelen önemli bir iz.
Futbol dışı bunca anlam taşırlarken, futbola dair bir anlam ifade etmemeleri, kötü futbol oynamaları düşünülemez Barcelona ve Real Madrid‘ in. Tek sezonda alınabilecek tüm kupaları almış olan Katalan Guardiola’ lı Barcelona ve Şampiyonlar Ligi fatihi Mourinho’ nun takımı Real Madrid için bunu düşünmek yersiz olur. Gerçi El Clasico tarihi Guardiola ve Mourinho’ larla dolu ama bu mücadelenin futbol eksenli güncel anlamlarından birisi teknik direktörler arasındaki rekabet.
Rekabetin son zamanlardaki yıldızlı vitrini “Messi ve Ronaldo”nun performansları da hiç şüphesiz ilgi çekici bir diğer unsur. İkisinin de İspanyol olmaması ve yüksek ücretlerle oynaması aslında tarihteki izlerin ne kadar bulanıklaştığının göstergesi. Her ne kadar Messi altyapıdan gelmiş olsa da.
Son Avrupa ve Dünya Şampiyonu İspanya Milli Takımı’ nın El Clasico takımlarından gelen 12 oyuncusu var. İspanyol olmayan yıldızları da dahil edince, futbolu “22 adamın bir topun peşinde koştuğu oyun” diye tanımlayanları utandıracak bir güzellik çıkıyor ortaya. Yıldızlardan pek hoşlanmayabilirsiniz. Yıldız olmaları, güzel futbolun önüne geçmiyor. Başarıları da buradan geliyor.
Casillas ve Valdes El Clasico‘ nun diğer unsuru. Yıllardan beri milli takımın kalecisi Casillas başarılı oyunuyla dikkat çekiyor. Son 2 turnuvadan şampiyon olarak dönen Casillas’ ın yedeğide Valdes. Yaşı ilerleyen Casillas ile 1 numaranın adayı Valdes’ in mücadelesi de El Clasico‘ nun diğer bir güncel anlamı.
Casillas, Valdes, Pique, Puyol, Ramos, Arbeloa, Iniesta, Xavi, Alonso, Busquets, Pedro gibi ardı arkası kesilmeyen İspanyalılar’ ın yanında Messi, Keita, Alves, Ronaldo, Higuain, Benzema gibi yabancı yıldızlar. Hepsi ayrı birer yazı konusu olan bu isimlerin yanında ilk kez El Clasico heyecanı yaşayan David Villa, Khedira, Di Maria ve Mesut’ un performansları yine önemli bir merak konusu. Özellikle Mesut’ un oyunu yüzlerce habere gebe.
11-1, 8-2, 6-2 ve 5-0′ lık skorların bolca mevcut olduğu El Clasico, 100 yıllık geçmişiyle ya da sadece güncel rekabet gücüyle futbolsever için en iyiyi vaadediyor. İyi seyirler demeye gerek bile yok!
kaynak:Ultras11.com
Amacı sadece KSK portalı hazırlamak olan “KSKMania” ekibi arada sırada olsa da sevgili Karşıyakalılara ve KSK Mania takipçilerine değişik haberler ve bilgiler sunmaya, onların genel kültürünü artırmaya devam etmektedir. Bunlardan bir tanesi de 25 Kasım 2005 tarihinde kaybettiğimiz dünya futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncularından biri olan George Best’tir. Bu futbol abidesini hep beraber daha yakından tanıyalım. Tanrım K.S.K.’mize de böyle yetenekli fakat bu yaşamdan ders çıkartan ve aynı hataları tekrarlamayan gençler yetiştirsin.
“Hayatımdaki herşeyi çalımladım, alkol hariç” – G. Best
George Best: (d. 22 mayıs 1946, Belfast – ö. 25 kasım 2005, Londra) K. İrlandalı futbolcu.
Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’ta dünyaya gelen George Best, futbol tarihinin en yetenekli oyuncularından biri olarak kabul edilirdi. 1963 ve 1974 arası Manchester United`da oynadığı zamanlarda kariyerinin en parlak günlerini geçirdi. 1965, 1967 lig ve 1968 Şampiyonlar Ligi şampiyonluklarının kazanılmasında önemli bir rol oynadı. 1968`de Avrupa`da “Yılın Futbolcusu” ve “Futbol Yazarları Birliği (İngiltere – FWA) Yılın Futbolcusu” ödüllerine layık görüldü.
Kariyeri:
15 yaşındayken Belfast’ta Manchester United yıldız avcısı Bob Bishop tarafından keşfedildi. 1963 yılında profesyonelliğe geçti.
466 kere Manchester forması giyen Best toplam 178 gole imzasını koydu, altısını sadece bir maçta Northampton Town’a karşı atmıştır. 1974`te 27 yaşındayken antremanlara devamsızlığı ve aşırı alkol yüzünden Manchester’dan kovuldu. Sonraki 10 yıl Fulham, Stockport County, Dunstable Town, Fort Lauderdale Strikers, Hibernian, Cork Celtics, Los Angeles Aztecs, San Jose Earthquakes, Brisbale Lions ve en son Bournemouth formalarını giydi. 1983`te 37 yaşında futbolculuk kariyerine noktayı koydu.
37 defa Kuzey İrlanda formasını giyen Best 9 gol attı, genellikle kanat oyuncusu olarak görev yaptı.
Yetenek olarak Pele ve Diego Maradona ile karşılaştırılan Best için milli takımının görece ufak kalması dünya sahnesine çıkmasını engellediği de söylenmektedir. Pele onun için “Gördüğüm en iyi futbolcuydu” der. Maradona da “George Best. O benim idolümdü” diyerek ona karşı olan sevgisini belirtir.
Şöhret basamakları:
Manchester United’da iken tribünlerin ve medyanın odak noktası haline geldi. “Futbolun James Dean’i” veya uzun siyah saçları, yakışıklılığıyla “Beşinci Beatle” lakablarını alan Best için bu şöhret; kumar, kadınlara olan aşırı tutku ve alkolizm arasında gidip gelmeye başladı. 1970′lerin başından itibaren futbolculuk kariyeri düşüşe geçen Best hakkında kendisinin de zaman zaman dile getirdiği ve yine 1970′lerin başında yaşadığı bir hikâye şu şekilde anlatılır: Lüks otelde kahvaltı servisi için odasına giren garson, George Best’i o seneki dünya güzeliyle yatakta, büyük bir şişe şampanya ve kumardan kazanılmış binlerce pound içinde görür, fakat sorar “Hata neredeydi, George?”.
Alkol ve suçlar:
1984 yılında alkollü iken araba kullanmak, polise kaba davranmaktan suçlu bulundu ve kefaleti de ödeyemediğinden 3 ay hapishanede kaldı. Yılbaşını “Ford Açık Cezaevi”‘nde geçirdi. 3 Ocak 2004′te yine alkollü olarak araba kullanmaktan suçlu bulundu ve ehliyetine 20 ay el konuldu. 9 Haziran 2005′te 13 yaşın altındaki bir kıza cinsel tacizden suçlandı fakat bütün suçlamalardan beraat etti.
Hastalık ve Ölüm
Mart 2000, “Hayatımdaki her şeyi çalımladım, alkol hariç” diyen Best’in karaciğerinde alkole bağlı ciddi bir rahatsızlık ortaya çıktı. Temmuz 2002, karaciğer nakledildi. 1 Ekim 2005, grip belirtileriyle gittiği Özel Cromwell Hastanesi`nde karaciğer naklinden sonra kullandığı ilaçların yan etkisinden dolayı oluşan karaciğer iltihabı ve iç kanama nedeniyle yoğun bakıma alındı. 27 Ekim 2005 gazeteler Best’in durumunun kötüleştiğini ve ölmek üzere olduğunu yazdı. Best sevdiklerine elveda mesajlarını yollamaya başlamıştı. 20 Kasım 2005 Tabloit gazetelerden News of the World, Best’in hastane yatağında fotoğrafını yayımladı ve altına son mesajı olarak “Benim gibi ölmeyin” dediğini yazdı. 25 Kasım 2005 akciğer enfeksiyonu ve organ yetmezliğinden Best 59 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Eğer sizde sadece George Best’i izlemek için Old Trafford’ a giden Manchester City taraftarlarını anlamak istiyorsanız aşağıdaki başlığa tıklayın…
Kaynak: Vikipedi
bu da posta gazetsinden:
GEORGE BEST’İN HAYATI
İlk dönemlerde büyük yeteneğiyle kendisinden söz ettiren George Best, kısa süre sonra yaşamı, ilişkileri ve alkol tutkusuyla gündeme geldi. 1946′da Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde doğan Best’in yeteneği, genç yaşlarda keşfedildi. 15 yaşında Manchester’a getirilen Best, 17 yaşında da resmen Manchester United’lı oldu.
İngiltere’nin ünlü ekibi Manchester United’da 1963-1974 yılları arasında top koşturan George Best, bu dönem içerisinde 1965 ve 1967’de 2 lig şampiyonluğu, 1968’de bir Avrupa Kupası kazandı.
AVRUPA’DA YILIN FUTBOLCUSU
1968’de Avrupa’nın en iyisi olan Manchester United’ın en önemli yıldızı olan Best, o sene sergilediği muhteşem performans ile “Avrupa’da Yılın Futbolcusu” ödülünü ve “İngiltere Futbol Yazarları Birliği, Yılın Futbolcusu” ödülüne layık görüldü.
Kuzey İrlanda Milli Takımı’nın formasıyla 37 kez milli formayı taşıyan Best milli takımıyla 9 gole imza attı. Çoğu zaman kanat oyuncusu olarak görev alan Best özellikle fuleli koşuları, hızını hiç yavaşlatmadan attığı çalımları ve muhteşem pas yeteneği ile futbolseverleri kendisine hayran bıraktı.
Çoğunlukla Britanya’dan çıkan en yetenekli oyuncu olduğuna inanılan Best, dünya çapında her zaman Pele ve Diego Maradona ile kıyaslandı. Maradona, Best ile ilgili açıklamasında “Best, benim 1 numaralı favorim” derken, Pele: “Best, oynarken gördüğüm en iyi futbolcu” demiştir.
FUTBOLUN İLK ‘SÜPER STAR’I
Kuşağının en iyi futbolcularından birisi olan Best, futbol dünyasının ilk ‘süper starı’ olarak anılıyordu. Oynadığı yıllarda hayranlarından haftada 1000 mektup alıyordu.
Bu onun zaten futbolcudan çok bir pop-star gibi yaşamasına neden oldu. Yakışıklılığı ve futbolculuğu konusunda mütevazı olmayan Best bir röportajında “Eğer çirkin olsaydım Pele adını hiç duymamış olabilirdiniz” diyerek dile getirmiştir.
“HAYATIMIN EN KÖTÜ 20 DAKİKASI”
Medyanın yoğun ilgisi ve paparazilerin takibi onun futbola yoğunlaşmasını ciddi şekilde etkilemiştir. Best; “1969 yılında kadınları ve alkolü bırakmıştım ama bu hayatımın en kötü 20 dakikasıydı!” diyerek bu alışkanlığını bırakamadığını dile getirmiştir.
Ancak George Best’in futbol kariyeri dokuzuncu yıl sonunda, 26 yaşında aşırı alkol kullanımı ve vurdumduymaz yaşam tarzı sonucunda düşüşe geçti. Best o günlerini, “İçkiye, kadınlara ve hızlı arabalara çok para harcadım. Gerisini de çarçur ettim” diye anlatmıştı.
1971 yılında, Chelsea ile oynanacak bir karşılaşmayı kaçırması ardından Manchester United, Best’i kadrodan çıkardı. Daha sonraki aylarda da Best, pekçok antrenmanı kaçırdı, takımdan kopma noktasına geldi.
Tommy Docherty’nin Manchester United’a gelişiyle beraber, zaten zor günler yaşayan Best, 1974 yılında takımdan ayrıldı. Daha sonraki yıllarda George Best, kısa sürelerle 11 diğer takımda futbol oynadı.
“ALKOLE ÇALIM ATAMADIM”
Ancak yaşamı, alkolizm, iflas ve ilk karısının kendisini terk etmesiyle darbe üstüne darbe aldı. “Hayatımda her şeyi çalımladım, alkol hariç” diyerek kendisi hakkında özeleştiri yapmıştır.
2000 yılında, karaciğer hastalığı nedeniyle bir süre hastanede kalan Best 2002 yılında bir karaciğer nakli ameliyatı geçirdi. Ancak, bu ameliyatla ‘yeniden doğduğunu’ söyleyen Best, kısa süre sonra yeniden içmeye başladı.
20 Kasım 2005 Tabloit gazetelerden News of the World, Best’in hastane yatağında fotoğrafını yayımladı ve altına son mesajı olarak “Benim gibi ölmeyin” dediğini yazdı. 25 Kasım 2005 akciğer enfeksiyonu ve organ yetmezliğinden Best 59 yaşında hayata gözlerini yumdu.
KATOLİK VE PROTESTANLARI BİRLEŞTİRDİ
Cenazesine 100.000 kişiye yakın seveni gitmiş ve BBC dahil 9 kanal cenazesini canlı yayınlamıştır. Normalde bir araya gelmeyen Katolik ve Protestanlar onun uğruna cenazesinde bir araya gelerek bu büyük futbolcuyu son yolculuğuna uğurladı.
Manchester United’ın Cantona, Beckham, Ronaldo ile devam 7 numara efsanesi George Best’in taşıdığı 7 numaralı forma olup, onun futbolculuğuna yapılan bir atıftır.
Tüm dünyada onun için söylenen şu sözle bitirelim: “Pele good, Maradona better, George Best” yani “Pele iyiydi, Maradona daha iyi, George en iyisiydi.”
Derbi mi ateşli silahla olmaksızın iç savaş mı: Celtic – Rangers diyalektiği
Glasgow’da futbol, ateşli silahlar olmaksızın yapılan savaştır. 1888 yılında başlayan savaş, her sezon 4 kez sahada yaşanır ama 365 gün devam eder. O 365 gün boyunca mezhepler, siyasi görüşler ve Avrupa tarihi, olabilecek en fanatik futbol dininin elbisesini giyerek nefes bile almadan savaşır. Celtic-Rangers maçlarında, Katoliklerle Protestanlar, İrlanda direnişi ile İngiliz sömürgeciliği, IRA ile UVF, işçilerle patronlar, kiracılarla ev sahipleri, Che Guevera ile CIA, Papa ile Kraliçe, yeşil ve mavi renklere bürünerek karşı karşıya gelirler. 90 dakika tamamlanır ama maç asla bitmez. Glasgow’da güneş her doğduğunda, Rangers ve Celtic, iş yerlerinde, okullarda, sokaklarda, devlet dairelerinde sürekli savaşmaya devam ederler.
Glasgow Celtic ve Glasgow Rangers arasındaki savaş sadece Glasgow’da yaşanmaz. Old Firm, dünyanın en evrensel derbisidir. Tony Blair, siyasi hayatında yaptığı tek insanlığa hayırlı iş olan Kuzey İrlanda Barış Süreci’ni başlatmadan önce her Rangers-Celtic derbisi günü Kuzey İrlanda birbirine girer, en az birkaç kişi ağır yaralanır, bombalar Belfast sokaklarını cehenneme çevirirdi. Şimdilerde, Kuzey İrlanda’daki Old Firm savaşı, sadece maçın oynanacağı gün Belfast’tan Glasgow’a kalkan gemilerin sayısında yaşansa da bir Celtic-Rangers maçı öncesi sadece İskoçya’da değil, tüm Britanya Adası’nda hiç bitmeyecek zihinsel savaş yaşanmaya devam ediyor.
Glasgow Celtic, 1888 yılında Büyük Kıtlık’tan sonra İrlanda’dan İskoçya’ya göç eden fakir insanlara yardım etmek için Katolik papazlar tarafından kurulmuş. Aslında İskoçya’da İrlanda göçmenleri tarafından kurulan ilk futbol takımı, ismi Latince’de İrlanda anlamına gelen Hibernian. Celtic’in kurucularının 1888’de kulüplerine “Keltli” anlamına gelen Celtic ismini seçmelerinin sebebi de İskoçların da İrlandalılar gibi Kelt kökenli olması ve “fazla İrlandalı” bir isim koyarak göçmenleri yaşadıkları toplumda daha fazla ötekileştirmek yerine daha çok entegre etme niyetlerinden kaynaklanıyor. Glasgow Rangers ise aslında ezeli düşmanından çok daha önce 1872’de o zamanlar sadece bir spor kulübü olarak kuruluyor. Ama Rangers’ın bugünkü Old Firm diyalektiğindeki Rangers olma süreci de Celtic’in kurulduğu gün başlıyor.
Celtic’le Rangers’ın oynadığı ilk maçı Celtic 1-0 kazanıyor ve bir süre İskoçya’da herkesi yenerek üst üste şampiyon oluyor. Göçmenlerin kurduğu, çoğunlukla Katoliklerin oynadığı bir takımın, ülkelerinin asıl sahipleri olarak algıladıkları Protestan takımlarını ezdiğini gören, Glasgow’daki milliyetçi sağın sembol isimlerinden John Ure Primrose, Rangers’a başkan olduğunda, sürekli büyüyecek bir düşmanlığın en zehirli tohumları İskoçya’daki yeşil sahalara ekiliyor. Primrose’un “Bölücü, gerici, komünist papazlar” olarak nitelediği Celtic’e karşı İskoçya’nın Londra merkezli Britanya Krallığına bağlılığını savunan ve İskoçya bayrağı yerine Britanya Birleşik Krallığı’nın bayrağını Rangers tribünlerine asılmasını başlatan da o zamanların “Büyük Başkan”ı… Primrose, Glasgow’daki Britanya Birleşik Masonları locasının başkanı olarak “sadece Britanya’nın gerçek sahipleri Protestan’lar”ın Rangers formasını giymesine izin verdiğini açıklayınca, Celtic yönetimi de kendi sahaları olan Parkhead’e asmak için İrlanda Cumhuriyeti bayrakları sipariş ediyor.
Yıllar geçtikçe, Ada siyasetinde yaşanan her olay Old Firm’ü daha da radikal bir düşmanlığın odağı haline getiriyor. 1920’li yıllarda yaşanan ekonomik kriz sürecinde Glasgow’da yaşanan grev dalgası ve İrlanda’nın bağımsızlık sürecinin kesiştiği noktada şehirde yaşanan karmaşanın başrolünde Celtic ve Rangers var. Rangers’lılar, şehirde üretimi durduran ve yaşamı felce uğratan grevlerin İrlanda göçmeni işçilerin ve “bölücü” Katolik papazların provokasyonu olduğunu iddia ederken, “düzeni” yeniden tahsis etmek ve Glasgow’daki grevleri kırmak için Britanya Faşistleri hareketinin liderlerinden Fullerton, çetesi Billy Boys ile beraber şehre geliyor.
1926’daki Genel Grev’in belinin kırılmasında oynadığı rol için daha sonradan Devlet Madalyası alacak olan Fullerton’un yanında başkan Primrose bile son derece demokrat ve medeni bir insan! Yıllarca Rangers tribünlerinde UEFA ve İskoç Futbol Federasyonu tarafından yasaklanmasına rağmen söylenmeye devam eden “Billy Boys” marşı da ilk kez Glasgow sokaklarında grevciler boğazlanırken söyleniyor:“Katolik kanının üstüne çıkmış dimdik ayaktayız. Ya teslim olun ya da geberin”
Buna karşın Celtic’lilerin tepkisi ise maçlarda İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nın isyan marşlarını ve Liverpool’daki İrlandalı göçmenlerden öğrendikleri “You’ll Never Walk Alone”u söylemek oluyor. 1960’lı yıllardan itibaren Old Firm maçlarında İskoçya bayrakları neredeyse hiç görülemeyecek kadar azalırken, Rangers’lılar Büyük Britanya bayrakları ve Protestan sembollerinin yanı sıra İngiltere boyunduruğundan kurtulamayan Kuzey İrlanda’nın siyasi simgelerini tribünlerine asmaya başlıyorlar. Celtic ise bir yandan 1967’de Şampiyon Kulüpler Kupası’nı Protestan ve Katoliklerin beraber forma giydikleri bir kadro ile kazanırken diğer yandan da IRA marşlarıyla başarılarını kutlamaya başlıyorlar.
IRA marşlarının yanı sıra o yıllarda tüm dünyayı kasıp kavuran devrimci ve anti-emperyalist hareketlerden nasiplenen Celtic’liler yeşil rengin Katolikleri, turuncunun Protestanları, her iki rengin ortasındaki beyazın da iki mezhep arasındaki barışı temsil ettiği İrlanda bayrağının ortasına IRA ve Che Guevara figürleri ekliyorlar.
Celtic, kuruluşundan itibaren her zaman Protestanlara açık bir takım. Hatta 9 sene üst üste şampiyon olan ve Celtic’i Avrupa’da şampiyon olan ilk Ada takımı olarak tarihe geçiren efsanevi teknik direktör Jock Stein da bizzat bir Protestan. Celtic tarihinin en ünlü oyuncuları olan Kenny Dalglish ve Henrik Larsson da birer Protestan.
Rangers ise 1989’da Souness’ın daha önce Celtic’te forma giymiş Mo Johnston adlı Katolik oyuncuyu transfer etmesiyle 100 yıl sonra Primrose’un ayrımcılığına son noktayı koymaya çalıştı. Aslında Johnston, Rangers’ta oynayan 14. Katolik futbolcuydu ama daha öncekilerin hiçbiri Johnston gibi boynuna haç takacak kadar ayan beyan bir Katolik değildi ve hiçbiri daha önce Celtic formasını giymemişti. Souness, bir anda tüm tabuları yıkmaya çalışırken, farkında olmadan Old Firm’üm makus talihini kökünden değiştirecekti.
Mo Johnston’ın golüyle Rangers’ın 1-0 üstünlüğü ile biten ilk Celtic maçı, birçok Rangers’lı için 0-0 bitmişti! Çünkü Johnston bir Katolikti ve daha önce Celtic’in sembol oyuncularından birisiydi. Birçok Rangers’lı bununla da yetinmedi, Ibrox’un önünde “Billy Boys”u söyleyerek kombine biletlerini yaktılar ve asla Johnston’ın attığı golleri golden sayıp sevinmediler. Ama Souness ve yerine göreve getirilen yardımcısı Walter Smith yönetiminde Rangers, Katolik oyuncuları da takımda oynatarak 9 sezon üst üste şampiyon oldu. Hatta sonunda bir Katolik olan Lorenzo Amoruso, Rangers’a kaptan oldu. Aslında yıllar sonra ortaya çıkacağı gibi Souness’ın Ibrox’a transfer ettiği ilk futbolcu olan Terry Butcher zaten Katolikti ve uzun yıllar Rangers’a kaptanlık yapacak ama Mo Johnston olayında yaşananlardan dolayı bu gerçek gizli tutulacaktı.
1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’lı yıllarda İskoçya Ligi’nde, Rangers Katolikleri de oynatmaya başlayıp üst üste 9 kez şampiyon olduğunda bu kez bağnazlık sırası Celtic’e geçmişti.
Rangers’ın ezici üstünlüğünde geçen yıllar, bir kısım Celtic taraftarının da sinirlerini onulmayacak ölçüde bozmuş ve başarısızlıkların ana nedenini takımda yeteri kadar İrlandalı ve Katolik oyuncu olmamasına bağlamaya başlamışlardı. Tam bu sırada 1998 yılında Hollandalı bir Protestan olan Win Jansen teknik direktör olarak Celtic’i şampiyonluğa taşıyacak ve Rangers’ın 10. kez üst üste lig şampiyonu olarak Celtic’in rekorunu kırmasına son anda engel olacaktı.
Souness’ın başlattığı “normalleşme” süreci, globalizm futbolu derinden etkiledikçe gelişerek devam etti. Celtic-Rangers rekabeti İskoç ekonomisine yılda 120 Milyon Euro’luk bir katkı sağlarken, Old Firm’ün de anlamı değişmeye başladı. “Katı, sert, değişmez, sabit” anlamına gelen “Firm”ün bir diğer anlamı olan “şirket” yönü öne çıktı. Endüstriyel futbol çağında, Celtic-Rangers rekabeti, tam olarak liberal kapitalizmin kutsallaştırdığı “Serbest rekabet, zenginliği arttırır” hipotezinin en somut örneği. Dünyada aynı anda 80 televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanan ve 60 Milyon Dolarlık bir reklam payı olan Old Firm, artık dünyanın en büyük futbol ekonomisi olan İngiltere Ligi’nde yer almak istiyor. Halihazırda İskoçya’da diğer takımların yaklaşık 10 katı bir gelire sahip olan Rangers-Celtic rekabeti, geçtiğimiz yıl, İngiltere ile karşılaştırınca ancak 2. lig düzeyinde olan televizyon ve reklam gelirlerini arttırmak için Premiership’e dahil olmak istediğini açıkladı. Eğer Old Firm, İngiltere’ye ithal olursa bu da İskoçya Ligi’nin ekonomik bağlamda İngiltere 4. ligi seviyesine inmesi anlamına geleceği için İskoçya Federasyonu ve UEFA buna izin vermeyeceklerini açıkladılar.
Yine de futbol ekonomisi bağlamında Rangers ve Celtic beraber hareket edecek kadar birbirine eklemlenmiş olsa da tribünler için ezeli düşmanlık kabuk değiştirerek devam ediyor. Her iki takımın yönetimi “mezhepsel düşmanlığı ve siyasi kutuplaşmayı” körükleyen tüm tezarühat ve sembolleri elbirliğiyle yasaklamasına rağmen, Rangers taraftarları Avrupa Kupaları’nda serbest olduğunu iddia ederek “Billy Boys”u söyledikleri için kulüp UEFA’dan ağır bir ceza aldı. Son oynanan Old Firm derbisine, Celtic kalecisi Boruc, Rangers’lı futbolcuların elini sıkmayı reddetti ve zehir zemberek açıklamalar yaptı: “Yenilselerdi hiçbiri de gelip elimi sıkmak istemezdi, yendikleri zaman geldiler çünkü amaçları beni Polonyalı bir Katolik olduğum için aşağılamaktı. Takımlarını da oyuncularını da sevmiyorum” Aynı maçta Dalglish’ten beri futbola en yetenekli İskoç olarak nitelenen Celtic’li Aiden McGeady’nin top her ayağına geldiğinde kıyamet koptu çünkü genç yıldız İskoçya yerine İrlanda Milli Takımı’nda oynamayı seçmişti. Celtic’in Japon yıldızı Nakamura korner atarken, kale arkası tribünündeki Rangers’lıların hepsi kollarını uçak kanadı gibi açarak 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın İngiliz-Amerikan müttefik uçaklarıyla yerle bir edilmesine gönderme yaptılar. Celtic tribünleri, kulübe yeni başkan olan John Reid’ı Blair hükümetinde Irak’a savaş açan bakanlardan birisi olarak protesto ettiler ve “Savaş Suçlusu, Amerikan uşağı Celtic’e başkan olamaz” pankartı açtılar. Daha da kötüsü Rangers’lıların diline düştüler.
Artık post-modern 21. yüzyılda, Old Firm de birçok tarihsel olgu gibi bir dönüşüm süreci yaşıyor. Glasgow’da, kamusal alanda mezhepsel düşmanlık artık çok düşük düzeylerde seyrediyor. Yapılan son anketlerde polis tarafından ayrımcılık % 5, kamu hizmetinde ayrımcılık % 3 düzeylerinde. Ama “mahalle baskısı düzeyinde” her iki kulübün taraftarlarının % 22’si mezhepsel şiddete uğramış oldukları için kendilerini mağdur hissediyorlar. Son olarak 1997’de 16 yaşındayken okula Celtic atkısı ile gittiği için bir Rangers’lı tarafından öldürülen genci anma töreninde her iki takımın taraftarları bir araya gelip “Dinsel Ayrımcılığa Karşı Futbol” örgütünü kurdular ama kısa süre sonra birbirlerini ayrımcılıkla suçlayarak ikiye bölündüler.
Celtic’in efsanevi Protestan teknik direktörü Jock Stein’a göre mesele din değil, tam tersine futbol dışında bir dinin olmaması. Glasgow diyanet işleri de aynı görüşte: “Kiliselere devamlılık % 10 düzeyinde, barlara ve Pub’lara ise %90!” Glasgow’lu kadınlara göre de meselenin özünde her ne kadar din olsa da burada söz konusu olan din farklı İncil’lerde yazanlar değil, Rangers ve Celtic’in yarattığı yeni iki dinin savaşı. Bu dinin en büyük vecibesi de alkol! Birçok kadına göre mesele kimin daha iyi oynadığı değil, kimin daha çok içtiği! Hem Rangers’lılar, hem de Celtic’lilerin nazarında Old Firm derbisine içmeyip sadece futbol izlemek için gelenler Allahsız ateistler! 16-26 yaş arasındaki genç taraftarların %90’ı bir kez bile kiliseye gitmemişken en az 11 Celtic-Rangers maçına gitmişler. Büyüdükleri Glasgow’daki okullarda ise “Romeo ve Jülyet” temsillerinde aşıkların bir araya gelmesine izin vermeyen iki düşman aile “Rangers ve Celtic gibi” diye nitelenerek anlatılıyor. Hatta, James McPherson’ın “Romeo ve Jülyet” uyarlamasının son sahnesi şöyle:
-Romeo, babam bir Katoliğin asla bizim eve gelemeyeceğini söylüyor.
-İyi de ben sadece sana olan aşkıma inanıyorum Jülyet, Tanrı’ya inanmıyorum… Ben ateistim.
-Zaten o da Katoliklerin dinsiz oldukları ve Celtic’i tuttukları için bizim eve giremeyeceklerini söylüyor.
-Ben de zaten asla bir Rangers’lının evine gitmem, merak etmesin!-Ama o zaman haftasonu Londra’ya tatile gittiklerinde sevişemeyiz Romeo…
-Hayır sevişebiliriz Jülyet, 2003 UEFA Finali’nde Rangers’lılar bir geceliğine bize karşı Katolik bir takım olan Porto’yu tutmuşlardı. Ben de bir geceliğine senin için bir Protestan’ın evine gelirim bebeğim! Hem Larsson da Protestan’dı!
Ali Ece
2003-2009 Arasındaki tüm maçların videosu ve bu muhteşem derbinin güzel makalesi.
Birçok kez kaleme alındı ve birçok kez daha kaleme alınacak. Futbolcularıyla, taraftarlarıyla, kendilerine özgü formalarıyla ve bünyelerinde barındırdıkları futbol dokulu sosyal yapılarıyla bu yazıda daha önce yazılan yazılarda olduğu gibi ben de birkez daha futbol tarihinin gerçek efsanelerinden birine, bir spor olayına yer vereceğim.
Nisan 2004 tarihinde “The Observer” gazetesinde yayınlanan makalede ölmeden önce mutlaka izlenmesi gereken spor olaylarında liste başı olarak yeralıyor “ él Supérclassico” yani Buénos Aires derbisi. İşçi sınıfının ve varoşların temsilcisi Boca Juniors ile taraftar grubunu hali vakti yerinde olanların yani toplumun üst sınıfının oluşturduğu “Los Millionarios” lakaplı River Plate arasında oynanan maçlar bir futbol maçının çok ama çok ötesinde bir spor olayı.
25 Mayıs 1901′de La Boca’da River Plate kurulduğunda henüz Boca Juniors ortalarda dahi yoktu. Hikayeye göre kulüp kurucuları bir karnaval gecesinin sonunda dinlenecek yer arayan bir atlı yük arabasının arkasında gördükleri kirli kırmızı şeritten esinlenip bunu beyaz forma üzerine kullanırlar ve bu kırmızı şeridin üzerine kulüp armasını da ekleyerek gelmiş geçmiş en özgün formalardan birini yaratmış olurlar. River Plate’in kurulmasından yaklaşık 4 yıl sonra. 3 Nisan 1905′te beş İtalyan göçmenin biraraya gelerek Boca’yı kurması ile ezeli rekabet te başlar. Boca renklerini Buenos Aires limanına demirleyen bir İsveç gemisinin renklerinden alır ve sarı-mavi formayı da böylece giymeye başlar. Bir başka hikayeye göre her iki takım arasında kimin La Boca’da kalacağına karar vermek için bir maç yapılır ve kaybederek yer değiştirmek zorunda kalan River Plate olur. Kulüp önce Palermo’ya ardından da 1923′te şehrin kuzeyindeki Nunéz bölgesine taşınır.
1930′lu yıllara kadar yaşanan şanssız dönem –yerinden yurdundan sürülen acıların çocuğu River hikayesi- 1930′lu yıllarda kulübü Bernabé Ferreyra’nın satın alması ile değişir ve yazımızın başında belirttiğim gibi River Plate bu tarihten sonra “Los Millionarios” olarak anılmaya başlar. Bu olayla birlikte günümüze dek gelinen tarihsel süreç içerisinde artık her iki kulübünde hangi toplumsal sınıfları temsil ettiği kalın çizgilerle belirlenmiş olur.
İki takımında dünya futboluna hediye ettiği futbolcular saymakla bitmez. Ama o futbolcular arasında biri var ki kimilerine göre gelmiş geçmiş en büyük futbol ilahı, Diego Armando Maradona’dır. Hala Boca ve Arjantin Milli Takımının maçlarını formasını üzerine geçirip elinde kaşkolunu sallayarak ve şarkılar söyleyerek seyirci ile iç içe izleyen – bugün Pele, Platini, Beckenbauer ve daha birçoğu takım elbiselerle protokol tribünündedir- Castro’nun kadim dostu, Bush’un ve Birleşik Devletler’in can düşmanı olan ve cefakar futbol seyircisinin sevgilisi Maradona ile birlikte Juan Roman Riquelme, Carlos Tevez, Caniggia, Kily Gonzalez en başta sayılacak diğer futbol yıldızları. Bir dönem Oscar Cordoba’da bu kulübün formasını giydi ve “La Doce” yani “12. Oyuncu” lakaplı Boca taraftarının gönlünü kazandı. River formasını giyen gelmiş geçmiş en ünlü futbolcu ise Real Madrid forması da giyerek Avrupa’da kazanılamamış kupa bırakmayan Alfredo Di Stéfano’dur. Akla gelen diğer isimlerse bir başka efsanevi futbolcu Mario Kempes, Fenerbahçe’li taraftarların ağzına bir parmak bal çalıp giden Ariél Ortega, Juan Pablo Sorin, Hernan Créspo, Pablo Aimar. Daha devam etsek her iki kulüp içinde saymakla bitmez bu isimler. Ama bir de her iki kulübün formasını giyenleri hatırlatmak isterim, Gabriél Batistuta ve Caniggia gibi her iki takımın taraftarlarının da sahiplenemediği, benimseyemediği isimler.
Her iki kulübün başarılarına baktığımızda ligde daha başarılı gözüken River Plate’e karşı uluslararası düzeyde Boca’nın belirgin üstünlüğü göze çarpıyor. River Plate’in 26 Lig Kupası’na, 1 Intercontinental Kupası’na ve 2 Copa America’sına karşılık, Boca’nın 20 Lig Kupası, 3 Intercontinental Kupası ve 5 Copa America’sı var.
Maçlarını 60.000 kişilik “La Bonbonera’da” yani “Çikolata Kutusu’nda” oynayan Boca, River deplasmanına gittiğinde 66.000 kişilik “El Monumental’de” ağırlanıyor. River Plate’in stadyum kapasitesi daha fazla -bu sanırım zenginlerin kulübü olmaktan da kaynaklanıyor- ama Arjantinlilerin %40′ı Boca ve %32′si River Plate taraftarı olduğu için bu alanda da üstünlük Boca’ya geçmiş gözüküyor.
Gelelim bu iki takımın taraftarlarının birbirileri ile yaşadıkları saha dışı mücadeleye. Boca taraftarları rakip takımın taraftarlarına “gallinas” yani tavuklar ismini takmıştır. Onlara göre River taraftarları korkaklardan oluşur. Ama futbolun içine kattıkları şiddet duygusu gözönüne alındığında River Plate tribünlerindeki “Los Borrachos Del Tablon”, öz Türkçesi ile “Tribün Sarhoşları” en fanatik gruplardan biridir. River taraftarları Boca’lılara “los puercos” yani domuzlar der. Bu grubun maç öncesinde stada getirdikleri Boca sembolü olan kanaryaların kafalarını kopararak futbol teröründe ne kadar ileri gidebildikleri bilinen bir gerçektir. En bilinen olaylardan bir tanesi de 2-0 River Plate üstünlüğü ile sona eren bir maç sonrasında Boca’lı fanatiklerin 2 River Plate taraftarını öldürüp Buenos Aires’in boş duvarlarına “Artık maç 2-2” yazılarını yazmaları.
Bu derbi her haliyle hem sportif anlamda, hem tribün ve taraftar grupları açısından, hem de yaşanan ve yaşatılan futbol terörü ile toplumdaki farklı sınıfları karşı karşıya getiren en köklü rekabettir. Sadece kimin kimi kaç kez yendiğinden ibaret olmayan, saha içerisindeki skorun saha dışında birbirilerini öldürerek eşitlendiğini varsayma noktasına kadar getirilen bir spor olayıdır, hatta bundan da öte iki sınıfın birbirileri ile yaptıkları varolma ve üstün gelme mücadelesidir. Ölmeden önce Buenos Aires’e yolunuz düşerse mutlaka izleyin ama yolunuz düşmese de en azından evinizde biranızı alıp yanında bir paket çerezle TV başına geçip seyrederek hissetmeye çalışın bu derbi atmosferini.
Kaynak : www.uyurgezer.net